23 Ocak 2010 Cumartesi

Neden-sonuç mu yoksa sonuç-neden mi?


Nedenle sonuç arasındaki ilişkinin 'nedenler sonuçları doğurur' biçiminde özetlenmesi bu interaktif süreç nezdinde sonuca haksızlıkmış gibi geliyor bana. Nedenlerin sonuçlara yol açması her ne kadar şahsına münhasır bir sistematiği olan, kulağa bir hayli bilimsel gelen bir ilişkiyse de; nedenleri doğuran da bizzat sonuçların ta kendisidir aslında. Bu haliyle yumurta-tavuk ikilisini bir hayli andıran neden ve sonuç için size basit bir örnek verirsem ilişkideki akışın çift taraflılığı kafanızda benimkine benzer şekilde canlanacaktır tahminimce...

A kişisi, uzun bir süre iş aradıktan sonra aynı gün iki tane işten aynı anda kabul ediliyor. Bir tanesinin şartları kabul edildiği diğer işe göre daha iyi olduğu için tereddüt dahi etmeden kafasında daha iyi olarak konumladığı işe yöneliyor. Bir gün, iki gün ve üç gün derken bir de bakıyor ki iş yerinin sahibi kendisini profesyonellik dışında kalan bir kaç iltifatta bulunuyor. A kişisi, sinir kübüne dönüyor ve adama ağzının payını vererek işten ayrılıyor. Derken, bir başka işe başvuruyor ve aynı gün kabul ediliyor. Bu gelişmenin verdiği rahatlıkla yakın bir arkadaşına başından geçenleri anlatıyor. Olayı öğrenen bu yakın arkadaş da A kadar sinirleniyor ve bu tatsız olayı çok sevdiği teyzesine anlatıyor. A'nın arkadaşının teyzesi ise A'nın yepyeni bir iş bulması için olayı öğrendiği gün aracı oluyor. Derken A, aklından hiç olmayan ama dahil olmaktan mutlu olduğu bir işe başlıyor.

Şimdi soruyorum bu örnek vakada nedenler mi sonucu doğurdu, yoksa sonuç mu nedenleri?

Kaderci bir yaklaşımmış gibi arasında bağlantı olan olaylara metafiziksel bir anlam atfediyormuşum gibi gelse de, yine de nedenlerin salt bilimsel bir tonla gelip sonuçlar inşa ettiğine inanmak çok da kolay değil. Ne de olsa hayatın bir akış yönü var ve biz detaylarla boğuşurken hayatta da bizi makro düzeyde bir yöne götürüyor. Belki hangi durakta duracağımızı, nerede mola verip nerede hızlanacağımızı biz seçiyoruz ama nihayetinde bir rüzgara bir de akıntıya karşı gelemiyoruz.

Peki, bundan şikayetçi miyiz? Rüzgarın yönü kısa vadede çıkarlarımıza, menfaat ve refahımıza hizmet etmediğinde şikayetçi olup varoluşçu bir felsefeyle mutlak gücü kendimizde toplamak istesek de, uzun vadede pek de şikayetimiz olmadığı söylenebilir.

Söylenebilir değil mi?:)


19 Ocak 2010 Salı

Şaşarak Yaşatanlar

"Şaşırmak" kelimesi, her ne kadar "Beni çok şaşırttın, senden böyle bir hatayı hiç beklemezdim" gibi cümlelerde kullanılarak olumsuz çağırışımlarda bulunsa da şaşırabilmek çoğu zaman insana verilmiş büyük bir ödül "Taranta Babu'ya Beşinci Mektup" ta dediği gibi şairin:

"Yaşamak ne güzel şey Taranta Babu, yaşamak ne güzel şey... Anlayarak bir usta gibi...Bir sevda şarkısı duyup, bir çocuk gibi şaşarak yaşamak."

Şaşarak baktığımız olaylar bazen can sıkıcı, bazen fazlasıyla didaktik, ironik, romantik, komik veya trajedisi yoğun traji-komik olabilir.

Neler bizi şaşarak yaşatır?

1. Bir şeyi çok iyi yapmak için çok fazla durup beklediğimizde nasıl da hiç bir şey yapamamamız
2. Kadınların post-modern çağlarda hala bir türlü iş yeri tacizlerin kurtulamaması
3. İnsanlığı bütün olmayan bir kişinin toplumda kendini "dini bütün" olarak konumlandırmak için çırpınıp durması ama mütemadiyen özünü ele vermesi
4. Televizyondaki bir çok programın yalnızca 10 dakikasını izlediğimde üzerimde yük taşımışım gibi bir yorgunluk ve çok düşünmüşüm gibi sersemliğin oluşması
5. Hayatta güçlü olmaktan daha çok güçlü görünmenin işe yarıyor olduğunu fark etmem
6. İnsanların sürekli birbirini "Belki yer" diye kandırma yeltenmesi başka bir deyişle karşıdakinin aptal olma ihtimalinin sürekli gündeme getirilmesi
7. Hayatta birini eleştirme ve değerlendirme yetkisi verilmiş insanların çoğunun aslında bunu yapmaya yetisi olmaması
8.Gerçeği her yönüyle söylemediğinde, gerçeği söylediğin durumdan daha güvenilir görünüyor olmak (Tabii yine de tasvip edilen bir davranış değil bu)
9. Her tür densize ağzının payını veren insanların bile bazı post-utanmazlara karşı kelimelerin kifayetsiz kalması
10. Bir kaç saat içinde birini yıllarca görmemiş kadar özleyebilmemiz
11. Birini sevmediğimizde nasıl da sevemediğimiz
12. Moralimiz bozulur bozulmaz bağışıklık sistemimizin nasıl da iş görmez hale geldiği
13. Okulda öğrendiğimiz bilgilerin bir çoğunu hayatta kullanacağımız alanı bulamazken, daha az elzem zannettiğimiz bilgileri yaşam pratiklerimizde nasıl da sıkça kullandığımız
14. Kendine güven, sabır, huzur gibi çok derin ve karmaşık kavramların nasıl da temel kurallar çerçevesinde kolayca oluşturulabildiğini fark etmek hiç mi şaşırtıcı değil ki?

9 Ocak 2010 Cumartesi

Memleketimden "Post kapitalist" bedava işçi manzaraları ve Maslow'un sızlayan kemikleri

Dünya sarsıldı epey uzun bir süre, Nike'ta çalışan çocuk işçileri... Günde 1-2 dolardan az bir paraya çalışan bu çocuklar dünyayı sarsar gibi yaptı, daha doğrusu dillerimize pelesenk olarak başımıza bizzat gelmeyen her şey gibi gündemimize teğet geçti bu da. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Memleketimin kariyer manzaraları da en az bir bu kadar ilginç ve trajik. Bu durumu açıklamak için önce doğru bir ekonomik kriz tanımı yapmak gerekiyor. Temel anlamıyla, ekonomik kriz, çoğunluğun düşündüğünün aksine topyekün bir fakirleşme hali değil, yalnızca paranın daha az hatta neredeyse hiçe yakın el değiştirmesinden ibaret. Yani parası olan yatırım yapmıyor, yeni iş anlaşmaları yapmıyor. Bu girişimsizlik fiyatlara yansıyor. Hem daha az insan para kazanıyor, hem de topyekğn bir fiyat artışı yaşandığından alım gücü sıfırla komşu oluyor.

Tabii krizin bir de yan anlamı var. Kriz, bir çok şirketin staj adı altında bedava veya bedavaya yakın işçi bulmak için öne sürdüğü bahane veya bahaneler topluluğuna verilen addır. Kriz lafının medyada sıklıkla anıldığı aylar, şirketlerin bir anda işleyişlerinde hiç bir değişiklik olmamasına rağmen görünürde zor günler yaşıyor gibi görünmesi için tam bir biçilmiş kaftan aslında.

Bu teorik alt yapıyı sindirdiyseniz; şimdi bunun sonuçlarına değinmek lazım. Eğer yeni mezunsanız, gençseniz, iş anlamında deneyimsizseniz ve hatta deneyimli ama gençseniz siz fark etmeseniz bile potansiyel bedava işçi grubunun bir üyesisiniz. 4 yıllık lisans eğitiminden sonra yüksek lisans yapmakta olan bir arkadaşıma aylık 250 Lira teklif edildi geçtiğimiz günlerde. Üstelik de bu para onun İstanbul gibi bir şehirdeki gidiş geliş masrafını da kapsıyordu. Başka bir arkadaşım-4 yıllık ünversite mezunu- asgari ücretle başladığı işinin 40. günü olmasına rağmen henüz yol veya maaş namına her hangi bir para almış değil, çalıştığı şirketin verdiği yemek hakkından da ilk defa çalışma sürecinin 38. günü yararlanabilmiş. Yani bir aydan fazla bir süredir çalışmak için en az 500 lira gibi bir yatırım yapmış ki bir kariyere sahip olmak demek golf oynamak gibi üzerine para harcanası bir hobiden bir hayli farklı aslında. Tabii bunlar istisnai ve marjinal örnekler değil. Başka birisi de gittiği iş görüşmesinde haftanın 6 günü, günde 11-11.5 saat çalışma karşılığında askeri ücret teklif edildiğini duyunca şirketin o an bulunduğu katından ya kendini ya da mülakatındaki adamı atmamak için zor tutmuş.

Yukarıdaki örnekleri arttırmak ya da bunlarla sınırlamak çok da büyük bir fark yaratmıyor. Şirketler, genç insanlara hedefledikleri işleri hobi olarak yapıyormuş gibi davranıp, onlardan en yüksek motivasyonu bekliyorlar. Akşam yemeğinde düzgün bir yemek yiyemeyen, kendini güvende hissetmeyen, hayat güvencesi olmadan bir gün sonrasını görmeden yaşayan insanlar, muhteşem projelere bedavaya imza atamazlar. Üstelik de şu ana kadar öğrenim görmüş ve biyolojik yaşı 20-21 civarında seyreden genç bireylerin 5-10 yıl arası tam zamanlı iş deneyimi olamaz.

Çok "möhüm" şirketlerimiz bu minik bir kaç kritere dikkat ederlerse en azından Abraham Maslow'un kemikleri sızlamayacaktır.